Hilkat Galerisi - 3
Dünyanın En Mükemmel Yemeği Salyangozdan Yapılır
Şanzelize metro durağının karşısında, tripadvisordan 4,9 puan almış
ünlü fransız restoranı "Sans aucune chance" a gelmeden önce Meriç,
sinyi ağaçlarının bol olduğu Balıkesir’in Kaz dağlarında yaşardı. Ormanın en
parlak ve büyük kabuğu ondaydı. Kırlangıçlar, yuvalarında aç bekleyen yavruları
için sinyi ormanının üzerinde devriye uçuşuna çıktıklarında ilk onu fark
ederlerdi. O sadece ormandaki en renkli, en parlak kabuğa sahip olan değil aynı
zamanda en sert kabuğa sahip olandı. Böyle olunca tabi karşı cinslerinin
ilgisinden kurtulamıyordu. Başta kendi cinsi salyangozlar olmak üzere,
sülükler, toprak solucanları, koca başlı kurtçuklar ve bilumum canlıların
hayallerini süslüyordu. Bazı salyangozların kabuklarının iç yüzeyine onun
resmini yaptığı söylense de, pek kanıtlanabilen bir durum değildi. Tabi ki
hayranlık duygusu, yanında nefreti de getiriyordu, diğer çokbilmiş sıradan
renkli salyangozlar, Meriç’in etini kuşlara övüp duruyorlardı. Önce salyangoz
etinin sağlıksızlığından bahsedip, kendilerini temize çekiyor, ardından onun
kabuğunun bu kadar albenili olmasının sebebinin atalarının balık olduğu
gerekçesini kullanıyorlar, bazen ataları sürüngen, bazen ise mor bir karides
oluyordu. Her seferinde ağızlarına ilk geleni sıraladıkları için, hiçbir zaman
ne anlattıklarını hatırlamıyorlardı. Gerçi bunları dinleyen kuşların da ağzı
sulanmaya bir başladıktan sonra, diğer kısmıyla pek ilgilenmiyorlardı. Tabi ki
Meriç’i koruyan kollayan hayvanlar da vardı.
Öyle her salyangozun eti yenmezdi! Meriç kurbağagillerden dünyanın en
zehirli kurbağası Afrika Gelinciği Onur’un uzaktan kuzeniydi, etini yemeğe
kalkışırlarsa, daha etini boğazlarından geçiremeden, kabuğunun altındaki
zehirli mukus tabakasından dolayı hemen oracıkta ölebileceklerdi. Tabi onun
Alligatorgillerden 4.kuşak kuzeni Canker’den aldığı, metal sertliğinde olan kabuğunu
kıracak sertlikte gagaları varsa. Söylentilerden bihaber olan Meriç, sakin
yaşantısına devam ediyordu.
Tam bu sıralarda Meriç’ten tam 2.956km uzaklıkta başka bir bedende,
bir aşçı sakin yaşantısına devam ediyordu. Her büyük insan gibi bu büyük
aşçının da kendinden büyük bir hastalığı vardı. Yemeklerine âşıktı. Yaptığı
yemekleri şiir yazar gibi bütün detaylarına dikkat ederek, kafiyelerine,
rediflerine dikkat ederek pişiriyordu. En ufak bir sebze parçasının, yağ
damlasının yemeğin içerisinde yok olmasına izin vermiyordu. Bir yemeğin son
tadını oluşturana kadar yüzlerce deneme yapıyordu. Aynı karışıma hardalı 9gr
koyup deneyip, 6gr koyup tekrar deniyor, 3gr koyup tekrar deniyor ve her
içeriği bu şekilde deneyerek en doğru miktarı buluyordu. Yemek tarifleri Ramanujan’ın
ölümünden sonra bulunan not defterleri gibiydi. Ve tarif kitabı da elbet de o
öldükten sonra başkalarının eline geçecekti. Bütün Paris’te nam yapmış
yemekleri yemek için restoranın önünde uzun kuyruklar oluşuyordu, kuyrukta
beklerken kokulara maruz kalan masum müşteriler, açlıklarına bin katıyor aç
kaplanlara dönüyordu. Siparişler önlerine geldiğinde ağızlarının her bölgesi
ayrı bir zevk buhuru ile kendinden geçiyor, yemek yerken uyuşturucu iğne yemiş
kaplanlar gibi gözleri yuvarlanarak oturdukları koltuğa yığılıyordu. Gözlerini
kapatıp, bir yaratana şükürlerini sunarken, bir daha ağızlarına başka bir
aşçıdan yemek sokmayacaklarına yemin ederek, evlerine gidiyorlardı. Tabi ki
yeminlerini tutamıyorlardı çünkü her öğünü orada yemek demek, bahşişler hariç ayda
3.000Euroyu sadece yemeğe vermekti.
Bu müthiş aşçı her gün patronuyla kavga ediyordu. Şu yemeklere artık
bu kadar özenmesindi, müşteriler zaten geliyordu, her gelen de mutlu
olmayıversindi ama o dinlemiyordu. Çünkü her içerik ayrı bir ihtimam
gerektiriyordu. Tayfun ustalarından böyle öğrenmişti. Patron ise müşteri
memnuniyetini o kadar ön planda tutmayıp, sürümden kazanmak istiyordu. Elinde
olsa Tayfun’a ekmek de pişirtip satacaktı. Gerçi onu da denemişti zaten, ama
ekmeklerin fırında kapladığı alanla, getirdiği ciro orantısızlığından dolayı bundan
vazgeçmişti.
Meriç gece boyu dolaşıp, ormanda türlü türlü desenler çıkarmıştı.
Güneşin doğmasına yakın hava sıcaklığı artarken, tam kendine kuytu bir köşe
bulmuştu ki, bir anda ayakları yerden kesildi. Hemen kendini içeri çekti,
kabuğu başka kabuklara değiyordu. Kafasını azıcık çıkaracak kadar
cesaretlendiğinde içine konduğu kutu çoktan paketlenip yola çıkmıştı. TK1512
seferinin kargo bölümünde Paris’e gidiyordu. Hemşerileriyle birlikte hale
geldiğinde gelmiş geçmiş en yüksek fiyattan satıldılar. Alan restoran da tabi
ki malzemelerin her zaman en kalitelisini alan Sans aucune chance’dı.
Tayfun doğala aşıktı. Gerçek güzellik ancak doğallıktan gelebilirdi. Dudaklarından
büyük rujla gelen kızları sevmiyordu, çok yapmacık buluyordu. Hepsi de sanki
Nantes köylerinden komşu kızıymış gibi ona şartlanmış şekilde çıkıyordu
karşısına. Annesine bir daha nerede çalıştığını söylememesi gerektiğini karar
verdi.
O akşam yüksek mertebeden konuklar vardı, menü özel olarak meclisin en değerli
politikacıları için hazırlandı. Ana yemek marine edilmiş füme salyangoz
soslu, biftekti. Tayfun malzemeleri hazırlamak için elini kutuya attı ve o an
dona kaldı. Gördüğü bu salyangoz dünyanın en büyük salyangozu ve en güzel
canlısıydı, gözlerini ondan ayıramıyordu. Nasıl mükemmel kıvrımlardı onlar. Etinin
çok sulu ve leziz olacağına emindi. Dünyanın en iyi aşçısı olarak, tabi ki en
iyi salyangoz sosunu hazırlamalıydı.
-
Peki ya sonra?
-
Yarın tekrar aynı salyangozu bulabilecek miydi?
O kim oluyordu da dünyanın
güzelliklerini kendi kibri ve egosu için yok ediyordu. Hem de kendinin bile
tadamayacağı tek seferlik bir yemek için. Şanslıysa müşterisi, patronunun
yanında yanına çağıracak ve yemek hakkında övgülerde bulunacaktı. Sonra?
Sonrası yok. Bu mükemmel salyangoz bir yalancının midesinde(politikacıları hiç
sevmezdi) yok olacak. Dünyadan bir güzellik daha eksilmiş olacaktı. Sonra daha da
kapsamlı düşündü, peki ya yemeklerdeki diğer hayvanlar? Her şeyden bir haber
yetiştirilip, güzel, sağlıklı oldukları için kesilen milyonlarca hayvan.
Proteini, karbonhidratı başka bitkilerden de alabiliyorken, sırf daha keyifli
yaşamak için, ağzımızdaki o 5 dakikalık coşku için, dünyayı mezbahaya
çevirmekte haklı mıydık? Kendinden utandı. Bütün dünyadan utandı. Artık bu
iğrençliğin parçası olmak istemiyordu. O gün mutfak kapanana kadar öğüre öğüre,
kalan yemekleri pişirdi. Hala hayatta olan salyangozları arka bahçeye saldı.
Meriç’i tek başına bambaşka bir fanusa aldı. Artık birlikte yaşayacaklardı. Et
pişirmeye artık tahammülü yoktu ama çekip giderse, bu düzen devam edecekti.
Direndi gitmedi. Ertesi gün bütün menüyü komple değiştirdi. Artık hiçbir hayvanın
ölmesi gerekmiyordu. Yalnız bir detaya dikkat etti. Menünün veya yemeklerin
adını vejetaryen olarak değiştirmedi. Amacı o yemekleri vejetaryen olmayanların
da yiyebildiğini ve et yemeden de yaşayabildiklerini bilinçaltlarında fark
edebilmeleriydi.
1 yıl boyunca o restoranda hiç hayvan ölmedi. Kimse farkında
değildi menünün vejetaryen olduğunun. Kimse etsizlikten şikayet etmiyordu.
-
Menünüzde biftek bulamadım?
-
Efendim menümüzde sadece aşçımızın özel olarak
seçtiği yemekler var. Eğer doyurucu bir şey istiyorsanız size Enginar beğendili
kabak yemeğimizi öneririm.
Ünlü aşçı yaşamındaki bu tatlı tesadüfle, hayata bakış
açısını tamamen değiştirmişti. Bakış açısıyla fark yaratıp, müşterilerinin
algısını da değiştiriyordu. Fanusta yaşayan salyangoz ise kendini hala kaz
dağlarının eteklerinde sanıyor ve her geçen gün renkleri daha da
güzelleşiyordu.
-
Kızım bu resmi nasıl buldun?
-
Çok güzel baba, resme baktıkça daha da
güzelleşiyor sanki. İçim umutla doldu.
-
Çok sevindim. Benim de içime pozitif bir enerji
doldu. Hadi gel son resme geçelim, birazdan galeriyi kapatacaklar.
1. Bölüm :
Ölümsüz Bir Balığa Duyulan Nedensiz Sevgi
2. Bölüm:
Yorumlar