Sevgiyle unlandım hazırım kızartılmaya,
önümden çatallar geçerken hangisi batacak göğsümden derinlere diye bekliyorum,
her zamanki gibi paslanmaz çeliğin sivri uçlarından çekeceğim kesin,
ellerini kullanarak ye beni, artık korkuyorum..
05 Kasım 2009
02 Ekim 2009
aşağısı aşk, yukarısı bıyık
Kurtulmak istiyorum
bu duygu kanıma girdiğinden beri kurtulmak istiyorum,
kimi zaman esmer bir rüzgarla ensemden geliyor,
kimi zaman kumral bir sel oluyor gözlerimde.
selin ıslaklığı kurumadan rüzgar gelince hasta oluyorum.
rüzgar gidince de ter basıyor, sel istiyorum.
sel gelince de nemleniyorum..
sele yağmuru yağdıran buluta mı kızsam,
rüzgarı üfüren buluta mı?
o da sarışın bir bulut olmasın...
bu duygu kanıma girdiğinden beri kurtulmak istiyorum,
kimi zaman esmer bir rüzgarla ensemden geliyor,
kimi zaman kumral bir sel oluyor gözlerimde.
selin ıslaklığı kurumadan rüzgar gelince hasta oluyorum.
rüzgar gidince de ter basıyor, sel istiyorum.
sel gelince de nemleniyorum..
sele yağmuru yağdıran buluta mı kızsam,
rüzgarı üfüren buluta mı?
o da sarışın bir bulut olmasın...
07 Eylül 2009
İz
Güçlü süpürgeler gerekiyor şu duyguyu damarlarımdan çekmek için
Kin mi, pişmanlık mı bilmiyorum, belki de öfkedir size karşı..
Çektirdiniz ulan bana!
E haliyle korkuyorum, korkutuyorm..
Bazı duyguları yaşamasam daha mı iyiydi?
Duygular uzaktan, tek başına daha mı güzeldi?
Sanırım dokunamamak, platonik olmak daha tutkuluydu.
Aşk belki de ulaşmaya çalışırken, hissettiklerimdi
Senin için demiyorum güzelim bu lafları, bunlar hep bir başkası için..
Kin mi, pişmanlık mı bilmiyorum, belki de öfkedir size karşı..
Çektirdiniz ulan bana!
E haliyle korkuyorum, korkutuyorm..
Bazı duyguları yaşamasam daha mı iyiydi?
Duygular uzaktan, tek başına daha mı güzeldi?
Sanırım dokunamamak, platonik olmak daha tutkuluydu.
Aşk belki de ulaşmaya çalışırken, hissettiklerimdi
Senin için demiyorum güzelim bu lafları, bunlar hep bir başkası için..
23 Ağustos 2009
Yoksa
Anlattıkları mıdır hayat
yaşadıkların mı?
Yıllar mıdır insanı olgunlaştıran
acılar mı?
Çektirdiği acılar mıdır insana pişmanlık veren
çektikleri mi?
Gülmek midir coşku veren
göz yaşlarının uzaklığı mı gözlerinden?
Aradığın kişi ben miyim?
yoksa sen mi?
yaşadıkların mı?
Yıllar mıdır insanı olgunlaştıran
acılar mı?
Çektirdiği acılar mıdır insana pişmanlık veren
çektikleri mi?
Gülmek midir coşku veren
göz yaşlarının uzaklığı mı gözlerinden?
Aradığın kişi ben miyim?
yoksa sen mi?
18 Ağustos 2009
Camcı aranıyor!
Kırık bir cam bardak taşıyorum içimde
Ne çay içebiliyorum, içim yanmasından,
Ne atabiliyorum kırıkların batmasından
Tekrardan kumları yakacak birine ihtiyacım var
Gelip beni bulur mu dersin?
Ne çay içebiliyorum, içim yanmasından,
Ne atabiliyorum kırıkların batmasından
Tekrardan kumları yakacak birine ihtiyacım var
Gelip beni bulur mu dersin?
Kaçış
Kefene sarılmış gibiyim
Ah vücudum dar geliyor bana
Şelalelerim taşıyor, akıyor yüzümden içeri
Meğer ne kuvvetliymiş göğsüm
Kaçıp kurtulmam lazım bu bedenden
Tutsaklık ipi boynuma geçmeden
Ah vücudum dar geliyor bana
Şelalelerim taşıyor, akıyor yüzümden içeri
Meğer ne kuvvetliymiş göğsüm
Kaçıp kurtulmam lazım bu bedenden
Tutsaklık ipi boynuma geçmeden
05 Temmuz 2009
Gölgeler
Onu takip ettiğini düşündüğü gölgeler vardı ardında. Belki de onu takip eden tek gölge kendisininkiydi. Hem nereden emin olabiliyordu ki? Bu kadar şüpheci olması normal miydi? Gece, zifire yaklaşan mertebede karanlıktı. Bu karanlıkta değil gölge, ışık bile yoktu. Boş caddenin kaldırımlarında sakin sakin yürürken, sanki yoldan katil arabalar geçecekmiş gibi kendini kaldırımın üzerinde güvende hissediyordu. Ama ya onu takip eden, kuşkulandığı gölgeler kaldırıma tırmanabiliyorlarsa? Peki, o zaman ne olacaktı? Çocukluğundan beri dişçiden korkardı. Kazım amcası her seferinde ona “şimdi bitti, şimdi bitti” der ama o şimdi bittiler hiç bitmezdi. Şimdi bittiler sürerken bu süreçte ağzındaki tıkırtıları hiçbir siniri beynine ulaştıramasa da östaki borusundan bütün sesler kulağına ulaşıyor ve beyni sadece dişinden çıkan seslere bir görüntü ve acı kazandırıyordu. Bu geceki gölge kuşkusu da aynı kanalla acı çekmesini sağlıyordu. Tek farkı östaki borusunun bir ucunda uyuşmuş ağızda, kerpetenlerin varlığında oluşan tükürükler değil de, adrenalinden kurumuş tükürüksüz ağzı olmasıydı. Acaba evine doğru mu gitmeliydi? Yoksa evini öğrenmemeleri mi gerekiyordu bu gölgelerin? Ne yapacağını düşünürken hani o hep filmlerdeki topuk kırılma sahnesini yaşadı. Dans ayakkabılarının 4santimlik topuklarından biri, belediye çalışanlarının dikkatsizliği sonucu kaldırımda oluşan deliğe takılmış ve yerini çok beğenip ayakkabıyla olan valsını bitirip, yollarını ayırdı. Ayrılıklar hep ayrılanlar dışındaki insanları da etkilemiştir. Bu ayrılık da, onun belki kovalanırken kaçamamasına neden olacak, hayatına, ırzına zarar gelmesine, cebinde olan son 5lirasına veya kredi kartlarının hepsinin birden çalınıp, ağzında bir bıçağın varlığıyla şifreleri zorla alınıp, bankaların %5.95 faizle verdikleri nakit kredisini kullanmak zorunda bırakacaktı onu. Her şekilde lanet olası geçimsiz topuk yüzünden başı belaya girecekti. Neden dans ayakkabısı almıştı ki? Tamam, normal ayakkabılara göre çok daha rahat olabilirlerdi, hem dans ederken her yöne rahatlıkla kıvrılabilirlerdi de ama hem daha dayanıksızlardı, hem de su görünce hemen tabanlarındaki yapıştırıcılar, yapıştırıcı olduklarını unutuyorlardı. Sonunda köşedeki daha çok ayyaşların olduğunu bildiği ama kendini dışarıdan daha güvende hissedeceği meyhaneye girdi. İçerisi neredeyse tavana kadar sigara bulutlarıyla doluydu. Sarhoş gözleri bulutlu havada oturacak aydınlık bir yer aradı. Olası yıldırımlardan uzak durmak için bulutların altında oturmadığına memnun olduğu sırada kapı açıldı ve buzağı boynundaki çan sesiyle kapıdan içeri uzun boylu, fötr şapkalı, elinde kapalı şemsiyesi olan biri girdi. Üzeri ıslaktı ama elinde şemsiye vardı. Bu adam salak mıydı? Şemsiye ne işe yarıyordu? Bir an o adamın onun arkasındaki gölge olduğunu düşündü. Adamın üzerine meyhanenin florasanları vurunca hakikaten gölgesi olduğunu gördü ve irkildi. Kendisi de salaklaşıyordu sanki kendi gölgesi yoktu. Kapıdayken kendi gölgesini görse kesin korkardı. Bunu düşünüp sipariş almak için gelen garsonun yüzüne anlamsız bir gülüş attı. Üzerindeki mini elbisesiyle burada nasıl karşılanıyordu acaba? Garsonun arada bir kafasını yukarı kaldırıp yüzüne bakmasından, müşteriliğinden çok müşteri aramaya gelen insanlardan olduğunu düşündü. Kendini kurtarmak adına garsona bir açıklama yapmalıydı. Ona bir arkadaşının sürekli buraya geldiğini, ona bakmak için uğradığını ama bir bardak su içip kalkacağını söyledi. Garson, biraz eteğinin boyuna biraz da boynundaki morluğa bakarak yardımcı olabilmek adına arkadaşının adını sordu. Garsonun boynuna niye bu kadar dikkat ettiğini anlaması imkânsızdı. Çünkü morluk oluştuktan sonra hiç aynaya bakmamıştı. Acaba yarın hatırlayacak mıydı morluğu? Garson bir şişe su getirdi, yanında açtı ve bardağa doldurdu. Buz da isteyip istemediğini sordu. Kibarca istemediğini söyledi ve çıkış kapısına yakın oturan fötr şapkasını çıkarmış adama baktı. Eğer onu takip eden tek gölge bu fötr şapkaya aitse onun birası yeni gelmişken kalkmak en mantıklı hamle olacaktı. Hatta bu hamleyi seri yapmak uğruna cebindeki son 5lirasını su parası olarak ödeyip, zaman kazanmak adına para üstü bile almadı. Apar topar kapıdan çıkarken birasından ilk yudumu almaya çalışan adamın boğazında biraların biriktiğini görünce, gölgenin o olduğundan emin oldu, şüphe duyguları. Ama bir dakika… bu adamı tanıyordu bir yerden. Ama şu an bunu düşünecek cesareti yoktu ve koşar adımlarla uzaklaştı meyhaneden. Işıklı, aydınlık yollarda yürümenin güvenli olduğu düşünülebilirdi ama onu takip eden biri varsa ve o birasının parasını verip yola koyulmadan onun göremeyeceği karanlık bölgelere gitmeliydi. Lanet olsun neden bu kenar mahalleye taşınmıştı ki? Kiraların düşük olması, canından da mı önemliydi? Tek derdi kira mıydı yani? Tabi ki de cevap:”Hayır!”dı ama bu gelirle çok fazla seçeneği yoktu. Zaten gelirinin yarısı kiraya gidiyordu. Bir arkadaşı ona sadece birkaç aydır flört ettiği erkek arkadaşıyla evlenmek istemesinin nedenleri arasında kirayı paylaşmak ve evde kendini güvende hissetmek olduğunu söylemişti. Bu gerekçeler, şu an yoldan geçen herhangi biriyle evlenmeye bile yetiyordu. Hem kirayı da ikiye bölmüş olurlardı. Ecel terleri insana çok fazla şey düşündürebiliyordu, kuşkusuz yaptırabiliyordu da. Bulgaristan’dan bu ülkeye ilk göçtüğünde çok zorluk çekmişti ama sonraları mezarında kafatası mutlu gülen babasından öğrendiği Türkçesiyle, matematik öğretmeni olarak işe başlamış, Razgrad günlerinden kalma dans alışkanlığından bir türlü kurtulamamıştı. Her Çarşamba Tos Bara gidip o geceki salsa partisinde geç saatlere kadar dans edip, yeni hareketler öğrenmeye çalışıyor. Gecenin başında dansa başladığı partnerinden gecenin sonuna kadar kaç kişiyle dans ettiğini kesinlikle hatırlamıyordu. Dans ederken kendini kaybediyordu. Bazen de aklında bir-iki kişi kalabiliyordu. Belki de son dans ettiği salsacı genci evine çağırmalıydı, çok tatlı bir çocuktu. Geceden aklında kalan tek kişi oydu. Oydu tuvalete gittiğinde kapıda bekleyip onun içkisini tutan ve oydu boynunu dudaklarıyla mora boyayan. Keşke kendini ağırdan satmak adına ilk geceden hep uzak durma tekniğini bu gece kullanmasaydı. Köşeyi dönünce giriş kattaki evinin mor parmaklıklarını gördü, karlı bir günün ardından içilen sıcak çorba etkisini yaratan mor. Anahtarını çantada aramaya başladı, bir an kendine o kadar makyaj malzemesi taşıdığı için kızdı. Arkasındaki gözü olan şüphesi, tekrar 6.hissini uyardı. Bu sefer gerçekten bir gölge saldırıya geçecekti hislerine göre. Arkasına bakınca fötr şapkalı adamı gördü. Anahtarını hemen kırmızı küçük çantasında buldu ve adımlarının büyüklüğünü ve hızını iki katına çıkardı. Tam apartmanın giriş kapısının önüne geldi ki, karşısında elinde şemsiyeli, son dans ettiği salsacı tatlı çocuğu gördü. İşte evlenmesi gereken adam oydu. Kurtarıcısı, Latin dans kralı! Hemen onu selamlayıp, korkusunu mutluluğa çevirirken tatlılığa sarıldı. Tatlı çocuk onu elinden tutup kapıyı açmasına yardımcı oldu ve onun evine sağ salim gittiğine emin olmak, belki bir kahvesini içebilmek için onu takip ettiğini söyledi. Bunlar çifte rahatlatıcı etki yaratan sözlerdi. Boş yere fötr şapkalı adamı suçlamıştı. Belki de hiç konuşmadığı yan komşularından birinin günahını almıştı. İçeri girdiler. Çocuk kendisi gibi tatlı bir kahve hazırladı ona ve fal bakma konusunda çok iyi olduğunu söyledi. Kahveden bir yudum daha aldı. Tatlı çocuğun elindeki şemsiyeyi fark etti. Meyhaneye gelen ıslak adamdaki şemsiyeydi. Gözü tatlı çocuğun ceketine kaydı, şemsiyesi olmasına rağmen sırılsıklamdı. İçinde bir anda çocukken Razgrad’ta yangın merdivenlerinde yaptıkları oyunlar da korkunca tattığı o duygular aklına geldi. Merdivenin dış kenarından yukarıya tırmanmaya çalışırlardı. Aşağıya bakınca sanki akciğerlerine uçan balon gazı basılıyormuş gibi ciğerleri şişip ağzından çıkacak olurdu, belki de kalbi o kadar büyük büyük atmaya başlardı ki ciğerini yukarıya doğru iterdi. Devrilen gözlerini birine hiç dokunulmamış öbüründen ise 2 yudum alınmış kahve bardaklarından tatlı adamın gözlerine doğru yönlendirdi ama gözleri beynine geç tepki veriyordu, ya çok yavaş hareket ediyor ya da göz perdeleri engelliyordu görmesini. Ceketini çıkartırken ki görüntüsü aklında son kalan görüntü olup, bayıldıktan sonra ıslak ceket ve şemsiyenin hayatına sel baskını oluşturacağının, bilmediği bir ayrıntı olduğunu bunu pahalıya ödedikten sonra fark edecekti.
Özgün Salih USAL
19.05.2009
Özgün Salih USAL
19.05.2009
Etiketler:
gölgeler,
özgün salih usal
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)