Martin
Martin gece uyurken gördüğü rüyalar yüzünden annesinin
gözlerine bakamayacak bir utangaçlıkla uyandı. Ergenlikte böyle şeyler normaldi
ama o buna alışamamıştı. Şöyle bir etrafına baktı, evet yatağı ıslaktı yine.
Başka diyarlarda rüyasında yaptıklarının sonuçlarını, denizlerin tuzluluk
sebebi olarak açıklayacaklardı ama o bundan haberi olmadan annesine bakındı.
Kahvaltı hazır mıydı acaba? Ufaktan kuyruk hareketleriyle önce etrafındaki suyu
dağıttı, iz bırakmamalıydı. Sonra etrafa bakındı. Annesinden hiç iz yoktu.
Annesi ondan çok utanıp onu terk etmiş olabilir miydi? Yoksa annesine kötü bir
şey mi olmuştu? Uyku mahmurluğundan tam açılmamış gözleri, tam açıldı. Burun
delikleri büyüdü, annesinin kokusunu aradı. Yoktu. Annesi av olmuş olabilir
miydi? Annesi onun için dünyadaki en önemli şeydi. Onu aylarca karnında
taşıyıp, doğurduktan sonra da bakımını üstlenmişti. Onun gece gündüz yaptığı
işi parayla birine yaptırıp yaptıramayacağını düşündü, cevabı netti. Bir
ihtimal annesi kendisine anneler gününde alınan müzikli deniz kabuğunu da
beğenmemiş olabilirdi. Bu yüzden terk etmiş olabilir miydi? Yine de Badi’nin
annesine aldığı yosun desenli yüzgeç kılıfından daha iyidir herhalde diye
düşündü. Hem kim öyle derin dekolteli bir şeyi giyerdi ki?
Annesini aramaya koyuldu. Önce birilerine sormaya karar
verdi. Hanako her şeyi bilirdi. Buralarda en eski oydu. Tam 226 yaşındaydı.
Onun yaşına gelebilmiş başka bir balık yoktu. Onun yanına gittiğini Hanako fark
etmedi. Biraz öksürdü, tıksırdı. Şimdi Hanako birinin geldiğini anladı. Ama ne
yazık ki, o da annesini görmemişti. Annesinin boyutları göz önünde
bulundurulduğunda imkansız bir durum gibi karşılansa da, 226 yaşında birinden her
şeyi görmesini beklemek de çok mantıklı bir yaklaşım değildi. Katarakt, miyop,
hipermetrop her türlü rahatsızlığı vardı Hanako’nun. Annesi gözünün önünden
geçtiyse bile görmemiş, duymamış olma ihtimali vardı. Algıları daha keskin
birilerine sormalıydı. Katil balinalarla görüşmesi yasaktı, onlara soramazdı,
köpek balıkları da yasaklıydı ama kaplumbağalara sorabilirdi. Her ne kadar
algıları yavaş olsalar da, yaşlarından ötürü bilge sayılırlardı. Hızlıca Kaplumbağa
Koyuna gitti, hiç kimseyi yoktu. Bu işte cidden bir terslik vardı. Etrafına
şöyle bir bakındı ve korktuğu başına geldi. Uzakta bir gemi gördü, kesin o
çekik gözlü piçler yine avcılığa gelmişti. Annesi hala gemide olabilir miydi?
Belki de canlıydı. Belki gemiyi batırsa, annesi kurtulurdu, azıcık yan dönse
bile annesi üzerinden kaçabilirdi. Sahip olduğu öfkesi ile hiç yüzmediği kadar
hızlı yüzdü ve gemiye çarptı. Sarsıntının etkisiyle geminin güvertesinden iki
kişi suya düştü. Sırayla ikisini de ağzına attı. Dişleri onları parçalamaya
müsait değildi, boğazından da ancak minik balıklar geçebiliyordu. Açıkçası şu
an ne yapacağı hakkında pek bir fikri yoktu. Buna hazırlıklı değildi. İnsanlar
yeniliyor muydu diye düşündü. Ağzına özlerinin tadı gelmeye başladı. Belki de
insanlar yenmiyor ama emiliyordur diye düşündü. Biraz emdi, garip tat daha da
arttı. Ağzındakilerin kılçıklarını hissetti. Bunlar ayıklanmış şekilde satılsa,
tutar mı diye düşündü. Ya da kumaş poşetlerde önce haşlansa, daha güzel
emilebilirdi. Çorbası, çayı yapılabilirdi. Ama alışkın olmadığı bu besin, ya
midesini bozarsa? Öyle olursa annesi çok kızardı. Bilmediği şeyleri yememesi
konusunda defalarca öğüt vermişti.
Bu kadar güç gösterisi yeterdi. Derslerini almışlardır
diye düşündü. Deniz yüzeyine tekrar yaklaşıp, iki insanı da geminin yanına tükürdü.
Yüzeye yaklaşınca sırtında büyük bir acı duydu, büyük bir zıpkın saplanmıştı.
Annesinin bunca yıl ona tembihlediği, uzak durmasını söylediği başka bir
yasaktı gemilere yaklaşmak ve akabinde zıpkınla vurulma tehlikesi. Bugün adeta
utanç günüydü. Utandı kendinden, hatta çok utandı ama bu yüzden yüzü
kızarmıyordu. Yüzünü kızartan, hatta dünyasını kızartan şey, kendi kanıydı. Sırtındaki
zıpkını tek başına çıkartmasına imkan yoktu. Derinlere doğru devam etti.
Birinden yardım isteyebilirdi belki. Ama ne kadar kuyruk çırparsa çırpsın,
ilerleyemiyordu. Zıpkın onu yukarı doğru çekiyordu. İnlemeye başladı, işe
yaramıyordu. Ağlamaya başladı. Annesi neredeydi! Babası onları terk ettiğinden
beri başbaşaydılar, bugün niye yanında yoktu! Bir anne oğlunu asla yalnız
bırakmamalıydı. Okyanusun dibinde çığlığı yankılanıyordu ama yardım çağrısını duyan
yoktu. Yüzeye iyice yaklaştığında tükürdüğü bir insan hareketsiz duruyordu. Galiba
onu öldürmüştü. Ölecekti tabi. Dünyanın kanunu buydu, o ölmezse Martin’i
öldüreceklerdi, hatta öldürmek de üzereydiler. Annesini belki öldürmüşlerdi
bile. Kuyruğuna bir ip dolayıp onu gemiye çektiler. Geminin sıcak güvertesine
konduğunda dünyası hala pembeydi. Hareket edecek mecaali kalmamıştı, bütün
enerjisini kaçmaya harcamıştı, yine de yetmemişti. Güvertedeki pembe bulutlu
görüntüler arasında annesi yoktu. Annesini yakalayamamışlardı demek ki.
Sevinmeli miydi buna? Pek sevinemedi. Şu an karşısında bir yüzgeci kadar bile
olmayan bir insan bağırıp çağırıyor, elindeki küçük zıpkını sağa sola
sallıyordu. Zafer çığlıkları mıydı, yoksa az önce ölen arkadaşlarına ağıtlar mı
yakıyordu çözemedi. Belki burada bir kaç yıl yaşasa öğrenirdi. Annesini
yakalamadıklarına göre belli ki yok yere arkadaşlarını, belki annelerini veya
çocuklarını öldürmüştü (insanlarda yaş ve cinsiyet konusunu bir türlü
anlayamıyordu, galiba derisi koyu olanlar erkek, açık olanlar dişi). Ama onlar
da kocaman bir zıpkın saplayıp onu neredeyse felç etmişlerdi. Ödeşmişlerdi ona
göre. Artık arkadaş olabilirlerdi. Martin çığlıklar atan, bağıran zıpkınlı
adama hafifçe gülümsedi. Adam durdu. Ona yaklaştı. O da ona gülümseyecekti,
belki tokalaşacaklardı. Adam elini kaldırdı ve zıpkını gözüne sapladı. İlk
zıpkın sudayken geldiğinde, daha çok yara almıştı ama o telaşlı halinde şimdi
bağırdığı kadar bağırmamıştı. Okyanusun en uzak köşelerinden duyulacak
çığlıklar attı. Belki katil balinalara bile sesini duyurdu ve onu gelip
avlayacaklar diye biraz daha korktu. Artık adamı göremiyordu. Burnunun sol
tarafında kalmıştı. Adam zıpkını sapladığı yerden çıkardı. Martin tekrar
bağırdı. Çünkü zıpkın çıkarken daha da acıttı. Adam bir daha sapladı, hiçbir
şey göremiyor sadece zıpkının derisine girerken çıkardığı sesi duyuyor, bütün
vücuduyla acıyı hissediyordu. Tek yapabildiği inlemekti ama onu bu durumdan
kurtarmaya yetmiyordu. Keşke gemiye bir kaç kere daha vursaydı, hepsini emip
içlerindeki vitamini, kalsiyumu alsaydı diye düşündü. Artık çok geçti. Öbür
gözü de kararmaya başladı. Birden sessizlik oldu. Zıpkınlı adam durdu. Kimse
konuşmuyor, saldırmıyor, koşuşmuyordu. Bir anda hep bir ağızdan bağırıp,
çağırmaya başladılar. Ona kimse saldırmıyor, kaçışıyorlardı. Derken büyük bir
şey gemiye çarptı, güvertedeki insanların bir çoğu suya düştü. Geminin burnu
dönünce, zıpkınlı adamı su üzerinde gördü. Hepsi bir yerlere kaçışmaya
çalışıyordu. Bir dakika sonra gemiye tekrar bir şey çarptı. Bu sefer gemi
neredeyse alabora oldu ve kendisi de suya düştü. Kuyruğundan onu çeken ip
sıyrılmıştı. Üzerindeki büyük zıpkını da bir ara çıkarmış olmalıydılar. Muhtemelen
o küçük piç, gözü üzerinde çalışırken diğerleri de büyüğü çıkartıp, belki sırtına
saplıyorlardı tekrar tekrar. Şimdi artık sudaydı, onu yukarı çeken bir şey
yoktu. Aksine aşağı çeken bir güç vardı. Kuyruk çırpmaya çalıştı. Sol
tarafından bir şey ona dokunuyor ama ne olduğunu göremiyordu. Kendi kan
kokusundan başka bir koku alamadığından, onun annesi olduğuna inandı, öbür
ihtimal de geminin ona sarılmasıydı. Poseidon’a çok şükür ki, ikinci ihtimal
değildi. Annesine baktı, annesi ona baktı. Çok duygulu bir karşılaşma olmuştu. Gözlerinden
yaşlar geldi, belki de sadece birinden... Annesi her zamanki gibi onu
kurtarmaya gelmişti ve kurtarmıştı da. O koca gemiyi iki vuruşta yenmişti.
Belki gemi batmamıştı ama üzerindekilerin yarısı ölmüştü muhtemelen. Annesiyle
gurur duydu, okulda annesini öveceği bir hikaye olmuştu sonunda. Annesiyle yuvalarına
doğru ilerlerken, kuyruğunu çok da çırpamadığını, annesinin onu ittiğini fark
etti. Omuzunu pek hissedemediği için bunun farkına varamamıştı. Evlerine iyice
yaklaşmışlardı ve çok uykusu gelmişti. Uyumaya can atıyor ama uyurken tekrar
annesini utandıracak rüyalar görür mü diye de endişe ediyordu. Sonra yatağına
geldi ve daha önce hiç uyumadığı kadar derin olacak bir uykuya daldı.
Özgün Salih Usal
İlk yayınlandığı yer: https://oykuseckisi.com/martin-ozgun-salih-usal/
Yorumlar