Mıknatıs
Her akşam aynı saatte aynı yerde aynı manzarayı izliyordu. Gözlerini alamıyordu bir türlü. Yatmadan önce dişlerini fırçalamak gibi bir şeydi onu izlemek. Kim böyle bir şeyi perdesiz bir odanın, boydan boya olan camlarının önünde yapardı ki? Ben olsam çekinirdim diye düşünüyordu. Kendini onun yerine koymak istiyordu, koyamıyordu bir türlü, utanıyordu. Hem utanıyordu, hem kıskanıyordu. Onun yerine konmaktan ziyade, yanına konmayı kendine daha çok yakıştırıyordu. Hırsını takdir ediyordu. İşine odaklanmışken dünyada tekmişçesine ama bir yandan da CNN’de canlı yayın yapıyormuşçasına hiç çekinmeden davranmak; büyük bir özgüvene işaretti. Uyumak için gözlerini kapattığında bile odada birbirine çapraz duran iki lambaderin onu izlerken gözünü aldığı gibi, göz kapaklarının dışından içeri sızıyordu sanki sarı ışık. Sarı, hatta belki biraz turuncu ışık odanın açık renk duvarlarında hareler oluşturuyordu. Lambaderlerin birinin üzerinde koşan iki kısrak vardı. Sırf o kısraklar bile ...