Mıknatıs
Her akşam aynı saatte aynı yerde
aynı manzarayı izliyordu. Gözlerini alamıyordu bir türlü. Yatmadan önce
dişlerini fırçalamak gibi bir şeydi onu izlemek. Kim böyle bir şeyi perdesiz
bir odanın, boydan boya olan camlarının önünde yapardı ki? Ben olsam çekinirdim
diye düşünüyordu. Kendini onun yerine koymak istiyordu, koyamıyordu bir türlü,
utanıyordu. Hem utanıyordu, hem kıskanıyordu. Onun yerine konmaktan
ziyade, yanına konmayı kendine daha çok
yakıştırıyordu. Hırsını takdir ediyordu. İşine odaklanmışken dünyada
tekmişçesine ama bir yandan da CNN’de canlı yayın yapıyormuşçasına hiç
çekinmeden davranmak; büyük bir özgüvene işaretti. Uyumak için gözlerini
kapattığında bile odada birbirine çapraz duran iki lambaderin onu izlerken
gözünü aldığı gibi, göz kapaklarının dışından içeri sızıyordu sanki sarı ışık.
Sarı, hatta belki biraz turuncu ışık odanın açık renk duvarlarında hareler
oluşturuyordu. Lambaderlerin birinin üzerinde koşan iki kısrak vardı. Sırf o
kısraklar bile odayı kıvrak gölgesiyle esir alırken, tutukluları zorla
seviştiriyordu resmen.
Bu gece de bir şekilde uyumuştu,
sabah tabi ki uykusunu alamamış bir şekilde ofise gitti. Hazırlanması hiç zaman
almıyordu, biraz pasaklı, bakımsız biriydi Arzu. İşyerinde gene diyete başlama
pazartesisiydi. O bunu hep “Aman başlama!” olarak algıladığı için yemek
seçimlerine hiçbir şekilde filtre koymuyordu. Öğle arasına nasıl geldiğini
anlamadı. Yemeğe arkadaşlarıyla pek çıkmıyordu, aslında arkadaşları onu
çağırmıyordu demek daha doğruydu. Okuldayken de okulun en çirkin kızlarıyla
dolaşırdı. İnsanlar kendileri gibi arkadaşlar edinmek istiyordu ya da
arkadaşlarını kendine benzetiyordu. Ona kimse benzemek istemiyordu. O
hayalperest, dalgın, makyajsız, biraz kokulu(çok terliyordu ve deodorantlar çok
zararlıydı), hafif tüylü (sadece kolları ve yanakları, onları da aldıramazdı
ya!), çok da sevimli olmayan bir kızdı. 32 yaşında olmasına karşın, herkes onu
40 yaşlarında zannediyordu. O bunlara çok aldırmıyor gibi görünse de, içinde bir
fare dişleriyle çıkış yolu arıyordu. Günü gene onu düşleyerek geçirdi. Akşam
olunca vakit geçsin diye evde hızlıca atıştırdı, vakit geçsin bir an evvel onun
saati gelsin diye bir dizi açtı, 2 bölüm yuvarladı, yanında 2 paket cips de
kayboluverdi. Saate baktı hala 45dakika vardı, diziden sıkılmıştı ama ne
yapabilirdi? Kitap okusa? Aklı başka yerdeyken odaklanamıyordu. Bir bölüm daha
izlemeye koyuldu, elinde cips poşetiyle uyuya kaldı. Gözlerini açtığında altında
diz arkaları şeffaf bir tayt, üzerinde dar bir body sabah koşusundaydı. Arkadaşları
sanki birinin kınasına gelmişler gibi yukarıdan ellerini birleştireceklermiş
kadar yakın bir şekilde koridor oluşturmuş, Arzu ortalarından koşuyordu. O
kadar yakından koşuyordu ki, her söyleneni duyabiliyordu. Herkes onun sportifliğinden,
karın kaslarından bahsediyordu. Yanında da karşı komşusu vardı, beraber
koşuyorlardı, o normalde olduğu gibiydi. Zaten oldukça çekici bir vücudu vardı.
Ne giyse yakışıyordu. Gene de dar bir şeyler giymişti. Ne mutlu bir andı. Acaba
öldüm mü diye düşündü? Yok, yok ölmüş olamazdı, gerçi bu kadar zayıf bir vücuda
ancak öldükten 6ay sonra ulaşabilirdi. 6 ay yemek yiyemediğini düşündü.
Teorisini az çok doğruladı kafasında, hatta belki 7ay. Ölümden uyandı, elindeki
poşetteki cipsler yerlere dağıldı. Yere hiçbir şey düşmemiş gibi saate baktı.
Saati gelmişti, geçmek üzereydi. Başını kaçırmıştı bile. Hemen odasının ışığını
söndürdü ve perdenin kenarını araladı. Tam karşısındaydı, camın tam önünde.
Aralarında yaklaşık 30-40 metre vardı ama onun bütün vücudunu, vücudunun her
köşesindeki beni gözleri kapalı bir şekilde bir kağıda çizebilirdi. Tabi resim
yeteneği yoktu ama birine çizdirebilirdi, misal vücudunun robot resmini.
Karşısında zıplayan iri göğüsleri gördü. Aman Allahım! Nasıl bir şeydi onlar.
Oldukça terlemişe benziyordu, omuzlarından yansıyan ışıktan, sırılsıklam
olduğunu anlayabiliyordu. Tam yoruldu, yavaşlayacak derken temposunu
artırıyordu. Biraz daha yakından bakabilse, o dolgun göğüslerin arasından akan
terleri de görecekti. Temposunu düşürüyordu. Resmen vücuduna hükmediyordu. Kendinden
geçti. Hayaller başlıyordu, hayaller bitiyordu, tempo artıyordu. Silkinip
gerçek dünyaya dönmeye çalıştı. Şu an o odada ikisi baş başa olmalıydı ve onun
şu an bulunduğu yerden işyerindeki kızlar onları izlemeliydi. Belki o zaman öğle
yemeklerinde onu hiç yalnız bırakmazlardı.
Uykusuz başka bir gecenin
ardından, dalgın bir sabah ve masaya yanlışlıkla dökülen bir kahve… Kahveyi
döken Arzu, masanın sahibi Salih Bey. Bey diyoruz çünkü kendisi patron. Masanın
üzerinde müşteriyle yeni imzalanmış bir sözleşme. Kahve tanecikleri siyah pilot
kalemle atılan imzaların bir kısmını görünmez kılmış. Gül gibi dalmaçyalı bir
sözleşmeniz oldu Salih Bey. Bey ailesinin en büyük oğlu olarak, Bey Holdingin
genel müdür pozisyonunda oturan biri için oldukça yumuşak Salih Bey. Arzu
Hanımı kovmak için 6ay sabretti. Bu da bardağı taşıran son kahve damlası oldu. Masasındaki
kişisel eşyalarını toplaması, buzdolabındaki kişisel eşyalarını toplamasının
tam üçte biri süre tuttu. Birkaç dondurmayı arkadaşlarına verdi. Götürene kadar
eriyeceklerdi zaten. O an orada yiyemediklerini vermesinde bir sakınca görmedi.
Bütün eşyalarını kutusuna doldurmuştu. Kutusu küçük de olsa, kollarının
boyundan, göğüslerinin ve karnının şişliğini çıkartınca kolları o kutuyu
kaldırmaya kısa geliyordu. Zar zor aşağıya inerek, şirketin hemen köşesindeki
parka oturdu. Ecel terleri döküyordu. Ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri
bile yoktu. İçi kazındı. Kutunun dibindeki Nutellalardan birini aldı. Kreşe
giden bir çocuk için kepçe sayılabilecek boyuttaki bir kaşığı kutunun dibinde
bulup, Nutellanın ortasına ekskalibur gibi sapladı. Prens Arthur yiyorsa
çıkartsın. Yedirmez! Kündeye getirirdi anında onu. Kaşık dolusu çikolatayı tam
ağzına götürecekken, karşısında ona bakan bir çocuğu fark etti. Çocuğun
halinden, oldukça fakir olduğu anlaşılıyordu. Belli ki elbise dolabındaki bütün
kıyafetleriyle dolaşıyordu, yine de dolabında ikinci bir çorabı yoktu. Kıyafetleri birazcık
küçülmeye başlamıştı. Zaten zayıf olan bedenine kıyafetler genişlik olarak tam
oluyordu ama kemiklerinin boyuna bakılırsa, bu çocuk o yaşta değildi. Çocuk
sessizce onu izliyordu. Onun geceleri karşı komşusunu dikizlediği gibi.
Hareketsiz. Tek farkı arada perde yoktu. Elini kutuya atıp, içinden küçük olan
nutellalardan birini çıkardı. Aslında bunlar eşantiyon olarak gelenlerdi.
Kendisi asla bu kadar küçük almazdı. Çocuk parmaklarıyla anında yalayıp yuttu.
Tabi çok küçük olanı çıkarmıştı. Dayanamadı, bir tane de büyük çıkardı. Çocuğa
uzattı. Çocuk Arzunun hiçbir zaman yapamadığı bir şey yaptı. O an açıp yemedi,
aldı, teşekkür etti koşarak uzaklaştı. Park sessizleşti. İştahı da
çocuğu takip etti, parktan uzaklaştı karanlıkta kayboldu. Üzerine çikolata
sıvanmış kaşığı, dikkatlice nutellanın içindeki eski yarığına geri koyup,
kılıcını dikkatlice çikolatasız bir biçimde dışarı çekti, sıyırma ihtiyacı
hissetmeden, kutuya bıraktı. Evine doğru yürümeye başladı, 900m yokuşu
çıkabilirdi herhalde. Kutu her geçen merdivende daha da ağırlaşıyordu. Devir
taksiye binme değil, tutumlu olma devriydi. Aa söylemedim, Arzu inanılmaz
cimriydi. Bir tek yemeklere karşı cimri değildi. Aslında birikmişi de vardı.
Uzun süre sıkıntı çekmezdi ama dertlenmişti işte. Bütün sırtı, kıçı ter
olmuştu. Kutudan öyle eline geçen bir iki şeyi merdivenlere bırakmaya başladı.
İlk başta kırtasiyelerden başladı, sonra nutellalara kadar geldi. Merdivenin
tepesine geldiğinde kollarını kaldırmaya mecali yoktu, o da boşalan kutuyu evin
yanındaki çöp kutusuna attı. Kolları artık yoktu sanki. Yokuşun tepesinden
bakan biri onu Gratel’e benzetip, annesinin evini bulabilirdi. Asansörle evine
vardığında, duştan yeni çıkmış gibiydi, halbuki girmek üzereydi. O gün yemek
yemeği de, fantezilerini de unuttu, uykuya daldı. Sabah koşusunu yaparken
uyandı, bu sefer biraz kiloluydu, baya kiloluydu. Kendisi gibiydi. Aynı
koridordan koşuyor, konuşmaları duyuyordu. Biri şöyle diyordu “Onun bir günde
yedikleriyle fakir bir aile bir ay doyar”. Uyandı aniden. İçi cidden
kazınıyordu. Ama inat etti yemedi. Perdesinin kenarından karşı camdaki ışık
dansı inceden beliriyordu. Perdeyi aralayıp, onu hipnoz eden, bütün benliğini
karşı daireye çeken o insanı izlemek istedi. Kafasını diğer yana çevirip yatak
odasına gidemiyordu. Perdenin, daha doğrusu camın çekim kuvvetine girmişti
bile. Sessizce zıt kutbuna yenik düştü. Aynı terli sahne vardı karşısında. O
iki çekici dolgun göğüs gene zıplıyordu. Nasıl bir ritimdi bu. Ne şanslı
insanlar vardı. Bir elini kendi göğsüne götürdü, kendini bir yokladı. Koşa koşa
banyoya gitti. Çırılçıplak soyundu. Diş macunu benekleri dolmuş aynada kendine
baktı. Tiksindi kendinden. Bu hayattan nasıl bir geri dönüş bekliyordu ki, tek
amacı yemek olmuştu. Bundan kurtulmalıydı. Yarın Pazartesi değildi ama onun
pazartesisi olabilirdi. Ertesi gün yapacağı şeyin heyecanından doğru dürüst
uyuyamadı. Öğlene kadar uyuyup, öğlen evden çıktı. Hemen bir doktora gidecekti.
Artık bu kilolardan kurtulmasının zamanı gelmişti.
Randevusu olmadan muayenehaneye
girdi. Obezite düşmanı Dr.Ahmet Bilir’in
muayenehanesi… Bütün gününün dolu olduğunu söyledi sekreter. Ancak Pazartesiye boş
yer vardı. Karma Pazartesi konusunda direniyordu ama o şansını biraz zorlamak
istedi. Ahmet beyle görüşmek istedi. Özel olarak rica edecekti. Ahmet bey
alanında çok ünlü bir doktordu. Salih Bey daha önceden onu tavsiye etmiş olsa
da, götü yememişti buraya gelmeye. Tam o sırada doktorun kapısı açıldı. Bir
önceki hastasını yolcu ediyordu. Doktora baktı, doktor ona baktı, turuncu
ışıklar çaktı kafasında, yanakları al al oldu, göğüsleri terlemeye başladı, kol
tüylerinin dibi pıtır pıtır oldu. Karşısında ne gündüz gözüyle, ne de aralarında
cam olmadan görmediği bir yüz vardı. Ahmet beyin hastası…
Özgün Salih Usal

Yorumlar