Oğul
Aslında burnu da benim burnuma benziyor. Gözleri kapalı, onlar hakkında yorum yapamıyorum ama dudakları da benimki gibi, onun da ataları Afrika’dan geliyor sanki. Acaba boyu da uzun mu? Bu şekilde yatarken kestirmek zor. Kilosu benimle kıyaslanmayacak kadar az ama kemoterapide kilosunu kaybetmeyen mi var? Dökülmüş kaşlarında, uyuyan gözlerine rağmen nerede kaldın dercesine bir ifade var. Doğru, nerde kalmıştım? Acı çekiyor mu acaba? Acaba onu daha önceden tanıyor olsam ben acı çeker miydim? Şu an üzülmüyorum ama yılların boşluğundan sonra mutlu da değilim. Niye mutlu olur ki insan bu durumda? 22 yaşından sonra böyle bir haberle hiç tanımadığı birini hastanede görünce, gördüğü için mutlu mu olmalı? Hasta olarak bulduğu için üzülmeli mi? Filmlerde de olur böyle sahneler, -çocuk hiç dinlemeden ağlar kaçar, gider- ama ben çocuk değilim sanırım. Büyüdüm herhalde. Öyle çocukça tepkiler vermeme gerek yok, hem hakikaten çocukça hareketler bunlar. Hemşire yok mu ortalıkta? Geldiğimi haber verecekler mi? Verebilecekler mi? Böyle hastane ortamlarında da çok gerilirim, kantinden bir şey almaya bile çekinirim. Ne olacak sanki hemşireye durumunu sorsam.
Ona dikkatle baktığımı gören hemşire yakını olup olmadığımı sordu… Cevap veremedim. Kem küm derken hemşire tahmin etti. “Komşusu musunuz?” dedi. Başımla onayladım. Adamın hiç yakını olmadığını, hayatta kalan akrabaları olmadığını, başka bir komşusunun onu buraya getirdiğini, arada bir komşularının gelip onu kontrol ettiğini ben sormadan, sanki biliyormuşum gibi anlattı bana. Sesinde hep bir acıma vardı. İki cümlesinden birine zavallı adam diye başlıyordu. Benden, başka hastalara bahsederken de zavallı çocuk diyor muydu acaba? Öyle ya adamla baba oğul olacak değildik. Üzerimdeki hasta kıyafetine rağmen ikimiz de aynı hastanede yan odalarda kanser tedavisi için yatıyor olamazdık.
Yanında yatan hasta “çok acı çekmiş” dedi, hemşire giderken. Sonra geniş alnındaki kırışıklar, kahve telvesiymiş gibi adamın geçmişini anlatmaya başladı; “Hiç akrabası yokmuş, tek başına yaşarmış, gençken gemiciymiş, alkole çok düşkünmüş, sigara, kumar, her şey varmış” dedi. Benim pür dikkat dinlediğimi görünce devam etti. “Derken bir gün bir kadını çok beğenmiş, aşık olmuş, allem etmiş, kellem etmiş kandırmış kadını, o gece karnına çocuğu vermiş, ertesi gün kalkmış gemisine gitmiş, bir daha da hiç o kadının yanına gitmemiş. Nasıl gitsin geceyi hatırlamıyormuş bile. Sonrasında başka aşkları da olmuş tabi, her aşkını hayatının kadını sanmış. Derken kötü alışkanlıklarından dolayı günün birinde işinden kovulmuş ve bu semte yerleşmiş. Boza ve turşu satarak kısa zamanda mahallelinin sevgisini kazanmış, kötü alışkanlıklarını da bırakmış ama gençken yaptıklarının izlerine, yaşlanan vücudu dayanamamış, soydan gelen hastalığın da etkisiyle yolu buraya kadar gelmiş -Annem bu kadına da dert yanmış anlaşılan-. Hiç evlilik yapmadığı için çoluk çocuğu da yok. Mahalleli de sahiplenmese burada tek başına ölüp gidecek zavallı”.
“zavallı!”…. “zavallı!”… içimde yankılanan bu ses, bu tamlayan, bu kelime aynı hastalığa yakalanmış olan benim için de geçerliydi. “Ne kadar zavallıyım” dedim kendi kendime. Omuzlarım yere biraz daha yakınlaştı, gözlerimin hikayeye merakımdan azıcık hareketlenen canlılığı da kayboldu. Çenesi düşük kadını dinlerken yorulmuştum, yeni ilaca geçtiğimizden beri ayakta da pek kalamıyorum. Zaten ayakta bu kadar uzun süre kaldığımı doktorum görse, muhtemelen beni azarlar. Sanki ben durumun vahametini bilmiyormuşum gibi bir de bu yaştan sonra aşağılanmayı kaldıramam. Odama gitmeliyim. Odama doğru yürümeye başladım, amcadan uzaklaşırken, keşke elini tutsaydım, artık parmaklarımdan kan çekilmiş olsa da biraz sıcaklığımı hissederdi belki diye düşündüm. Belki ona biraz enerji verebilirdim. Hastalığı benimkinden önceki bir evrede olsa da, bedenimin daha önceki bir evrede olmasından dolayı ondan daha sağlamdım, daha güçlü görünüyordum. Tabi ciğerlerimde kopan kıyametleri ben bilirim. Onun kıyametlerini de o bilir. Odama geçtiğimde annemin önündeki sehpada gazetenin burç sayfası açık, tekli koltuğun üzerinde uyuyakalmış, oturuyordu. Şöyle bir baktım anneme, diğer hasta yataklarına baktım, az önce dolu olan yataklar şimdi boştu. Az önce üzerinde beyaz çarşaflar olan yataklarda şimdi kara çarşaflar vardı. Yatakların demir konstrüksiyonları yok oldu, yataklar da gitti. Siyah duvar boyası kaldı. Siyah ışık vardı odayı aydınlatan. Sonra altımdan siyah zemin kaymaya başladı, ilginçti, yorgunluğum geçmişti. Ayaklarıma artık yük binmiyordu. Ellerime baktım parmağımın üzerinde tüyler bitmişti, ne zaman çıkmış bunlar? Cidden maymundan geliyoruz. Önüme bir resim çerçevesi geldi. İçi fırçayla boyanmaya başladı. Önce beyaz bir fonda annem belirdi, yanında yan odadaki amca, sarılmaya başladılar. Annemin karnı şişmeye başladı, fon koyulaşmaya başladı, amca da grileşince fonla bir oldu. O ara babam geldi, ben belirdim bir anda; önce annemin kucağında, sonra babamın. Babam anneme bağırdı, kızdı, o da gitti. Annemle ben yalnız başımıza kaldık. Hızla geçen okul çizimlerimden sonra hastane belirdi koyu fonlu tuvalde. Sehpada burç sayfası açık olan gazete ve uyuyan annem belirdi. Sonra önümdeki tuvalde kendimi görmeye başladım, kirpiklerim dahi dökülmüştü, en son ne zaman aynaya bakmıştım? Tuvalin çerçevesi genişlemeye başladı, çevremi sardı, fon derin siyahtı. Fark ettim ki resmin içine bakan değil, resmedilen benim. Hareket etmiyordum artık, resim gibi donuklaşmıştım. Bana dışarıdan bakan oda aydınlandı, siyah duvarlar, çarşaflar, ışıklar hepsi beyazlaştı eski renklerine döndü. Tanıdığım tanımadığım bir sürü insan resmime bakıp geçiyordu. Sonra resmimi yere koydular, etrafımda halka oluşturmuşlardı, bir adam anlamadığım bir dilde bir şeyler okuyordu, aralarında ağlayanlar, fısıldaşanlar, gülüşenler türlü türlü insan vardı. Üstüme toprak atmaya başladılar, niye atıyorlardı, bu nasıl bir oyundu böyle? Tuval soğuk toprağa gömüldükçe, annem hıçkırıklara boğuldu. Önde bir kadın ağlayan anneme, “kurtuldu” diyordu. Gerçekten kurtulmuş muydum? Kurtulan ben miydim?
Ona dikkatle baktığımı gören hemşire yakını olup olmadığımı sordu… Cevap veremedim. Kem küm derken hemşire tahmin etti. “Komşusu musunuz?” dedi. Başımla onayladım. Adamın hiç yakını olmadığını, hayatta kalan akrabaları olmadığını, başka bir komşusunun onu buraya getirdiğini, arada bir komşularının gelip onu kontrol ettiğini ben sormadan, sanki biliyormuşum gibi anlattı bana. Sesinde hep bir acıma vardı. İki cümlesinden birine zavallı adam diye başlıyordu. Benden, başka hastalara bahsederken de zavallı çocuk diyor muydu acaba? Öyle ya adamla baba oğul olacak değildik. Üzerimdeki hasta kıyafetine rağmen ikimiz de aynı hastanede yan odalarda kanser tedavisi için yatıyor olamazdık.
Yanında yatan hasta “çok acı çekmiş” dedi, hemşire giderken. Sonra geniş alnındaki kırışıklar, kahve telvesiymiş gibi adamın geçmişini anlatmaya başladı; “Hiç akrabası yokmuş, tek başına yaşarmış, gençken gemiciymiş, alkole çok düşkünmüş, sigara, kumar, her şey varmış” dedi. Benim pür dikkat dinlediğimi görünce devam etti. “Derken bir gün bir kadını çok beğenmiş, aşık olmuş, allem etmiş, kellem etmiş kandırmış kadını, o gece karnına çocuğu vermiş, ertesi gün kalkmış gemisine gitmiş, bir daha da hiç o kadının yanına gitmemiş. Nasıl gitsin geceyi hatırlamıyormuş bile. Sonrasında başka aşkları da olmuş tabi, her aşkını hayatının kadını sanmış. Derken kötü alışkanlıklarından dolayı günün birinde işinden kovulmuş ve bu semte yerleşmiş. Boza ve turşu satarak kısa zamanda mahallelinin sevgisini kazanmış, kötü alışkanlıklarını da bırakmış ama gençken yaptıklarının izlerine, yaşlanan vücudu dayanamamış, soydan gelen hastalığın da etkisiyle yolu buraya kadar gelmiş -Annem bu kadına da dert yanmış anlaşılan-. Hiç evlilik yapmadığı için çoluk çocuğu da yok. Mahalleli de sahiplenmese burada tek başına ölüp gidecek zavallı”.
“zavallı!”…. “zavallı!”… içimde yankılanan bu ses, bu tamlayan, bu kelime aynı hastalığa yakalanmış olan benim için de geçerliydi. “Ne kadar zavallıyım” dedim kendi kendime. Omuzlarım yere biraz daha yakınlaştı, gözlerimin hikayeye merakımdan azıcık hareketlenen canlılığı da kayboldu. Çenesi düşük kadını dinlerken yorulmuştum, yeni ilaca geçtiğimizden beri ayakta da pek kalamıyorum. Zaten ayakta bu kadar uzun süre kaldığımı doktorum görse, muhtemelen beni azarlar. Sanki ben durumun vahametini bilmiyormuşum gibi bir de bu yaştan sonra aşağılanmayı kaldıramam. Odama gitmeliyim. Odama doğru yürümeye başladım, amcadan uzaklaşırken, keşke elini tutsaydım, artık parmaklarımdan kan çekilmiş olsa da biraz sıcaklığımı hissederdi belki diye düşündüm. Belki ona biraz enerji verebilirdim. Hastalığı benimkinden önceki bir evrede olsa da, bedenimin daha önceki bir evrede olmasından dolayı ondan daha sağlamdım, daha güçlü görünüyordum. Tabi ciğerlerimde kopan kıyametleri ben bilirim. Onun kıyametlerini de o bilir. Odama geçtiğimde annemin önündeki sehpada gazetenin burç sayfası açık, tekli koltuğun üzerinde uyuyakalmış, oturuyordu. Şöyle bir baktım anneme, diğer hasta yataklarına baktım, az önce dolu olan yataklar şimdi boştu. Az önce üzerinde beyaz çarşaflar olan yataklarda şimdi kara çarşaflar vardı. Yatakların demir konstrüksiyonları yok oldu, yataklar da gitti. Siyah duvar boyası kaldı. Siyah ışık vardı odayı aydınlatan. Sonra altımdan siyah zemin kaymaya başladı, ilginçti, yorgunluğum geçmişti. Ayaklarıma artık yük binmiyordu. Ellerime baktım parmağımın üzerinde tüyler bitmişti, ne zaman çıkmış bunlar? Cidden maymundan geliyoruz. Önüme bir resim çerçevesi geldi. İçi fırçayla boyanmaya başladı. Önce beyaz bir fonda annem belirdi, yanında yan odadaki amca, sarılmaya başladılar. Annemin karnı şişmeye başladı, fon koyulaşmaya başladı, amca da grileşince fonla bir oldu. O ara babam geldi, ben belirdim bir anda; önce annemin kucağında, sonra babamın. Babam anneme bağırdı, kızdı, o da gitti. Annemle ben yalnız başımıza kaldık. Hızla geçen okul çizimlerimden sonra hastane belirdi koyu fonlu tuvalde. Sehpada burç sayfası açık olan gazete ve uyuyan annem belirdi. Sonra önümdeki tuvalde kendimi görmeye başladım, kirpiklerim dahi dökülmüştü, en son ne zaman aynaya bakmıştım? Tuvalin çerçevesi genişlemeye başladı, çevremi sardı, fon derin siyahtı. Fark ettim ki resmin içine bakan değil, resmedilen benim. Hareket etmiyordum artık, resim gibi donuklaşmıştım. Bana dışarıdan bakan oda aydınlandı, siyah duvarlar, çarşaflar, ışıklar hepsi beyazlaştı eski renklerine döndü. Tanıdığım tanımadığım bir sürü insan resmime bakıp geçiyordu. Sonra resmimi yere koydular, etrafımda halka oluşturmuşlardı, bir adam anlamadığım bir dilde bir şeyler okuyordu, aralarında ağlayanlar, fısıldaşanlar, gülüşenler türlü türlü insan vardı. Üstüme toprak atmaya başladılar, niye atıyorlardı, bu nasıl bir oyundu böyle? Tuval soğuk toprağa gömüldükçe, annem hıçkırıklara boğuldu. Önde bir kadın ağlayan anneme, “kurtuldu” diyordu. Gerçekten kurtulmuş muydum? Kurtulan ben miydim?
Yorumlar
Asistan sonradan açılan, eğlenceli olan bir yazı imiş:) hepsi böyle olsun mümkünse :P Oğul... yazının hüznü ve kasvetinin beni yazmamaya ittiğini itiraf etmeliyim... daha eğlenceli yazılar bekliyorum. zaten memleket, insanlar, hayat bir hoş, bir de sen bizi hüzünlere gark eyleme!
memleketin durumu evet pek parlak görünmüyor fakat olayları görmezden gelmek için gülecek şeyler aramak yerine, beterin beteri vardır deyip halimizle mutlu olmak da bir çözüm olabilir =)
ama bu cevabım, eğlenceli yazılar yazmayacağım anlamına gelmiyor tabi ki. Siparişiniz sepete eklenmiştir, tedarik sürecindedir, bilginize =)
bu şehirden hırsızlarda ekmek yemeli.uzatın ellerinizi!!!!
anlatmak istediklerimin çözüm anahtarını yazının altında vermek çok uygun değil bence =)