Tren Adam- 2

Boyacı Çocuk;
Tren raylarını seviyorum. Trenleri daha da çok seviyorum. Mm aslında sevdiğim şey tren rayları veya trenler değil. Bunu size itiraf etmeliyim. Benim sevdiğim trende yolculuk ederken, trenin ray parçaları arasında çıkardığı sesler. Hani o korku filminde, katil kurbanı ararken fonda on saniyede bir tekrar eden bilindik kalp atışı vardır ya veya su damlası sesi. Ray atlama sesi öyle geliyor bana. Zaten kondüktör bilet kontrolü yaparken ray sesleri de bende aynı etkiyi yaratıyor. Bir seferinde şirin ve merhametli görünüme sahip yaşlı bir teyzenin yanında uyuyor numarası yapıyordum. Fakat kondüktör kadına benim biletimi sorunca, kadın yalan söyleyemedi. Nasıl söylesin ki yanında benim gibi bir çocuk oturabilir diye fazladan bilet mi alsın? Bu olayla kondüktörlerin pek o kadar merhametli olmadıklarını öğrendim. Cemaldi sanırım o itin adı. Çok zalim birine benziyordu. Vagondan çıkardıktan sonra öyle sert tekmeler attı ki bana, ben bir fırsatını bulup kaçmaya başladığımda ayakkabıları pırıl pırıl parlıyordu. Hâlbuki o istese ben onun ayakkabılarını çok da güzel boyayabilirdim, daha güzel parlardı. Salak adam!
Ben çocukken yani bundan 2 yıl önce, henüz bıyıklarım yokken. Annem öyle sıradan bir gün, tam da resim dersinde okuldan aldı beni. Eve götürürken hiçbir şey söylemedi. Eve gidince de tek öğrendiğim o gün okuldaki son günüm olduğuydu. Babam olacak adam ki kendisi annem görünümlü kadını 3.karısı olarak aldı, müstakbel 4.karısı ile Muğla’ya kaçmış. Gardiyan görünümlü anne ise hıncını çıkartabileceği tosun gibi bir aday bulmuştu. 2 gün sonra mahallenin sübyancı kaportacısında çalışırken buldum kendimi. 6gün sonra adamın bacağına tornavidamı sapladığım için işsiz kalıp, selpak satmaya başladım, akabinde de boyacı sandığımla tanıştım. Artık beyaz yaka bir boyacıyım. Çok saygın bir konumum var. Altımda çalışıp, her gün bana işlerinden pay veren 3 boyacım daha var. Ama annemin yakaları her zaman daha beyaz. En büyük komisyonu o alıyor. Hatta benim neyim varsa onun cüzdanına, onun kaç çeşit tokadı varsa onlar da benim yanağıma ait. Bir gün yok ki kadın bana kötü bir söz söylemesin. Bazı geceler eve gelmiyor. O günlerde rahatım. Ne iş yapıyor, hiçbir fikrim yok ama Uzakdoğu sporları yaptığından şüpheleniyorum. Bazen gideyim babamı bulayım diyorum, ne de olsa bana tohum harcadı. Sonra beni sevse üvey gardiyanla bırakıp gitmezdi diyorum. Sonra derinlerde bir ses en azından git bari konuş adamla diyor. Ben ona uymuyorum. Hem uymak istesem, cebimdeki bütün parayı üten bu kadının varlığında nasıl giderim oralara.
Bir gün gene sol gözüm mor, sırtımda sopa izleriyle Haydarpaşa’nın yolunu tuttum. Artık canıma tak etmişti kaçacaktım bu şehirden. Muğla olması şart değildi, İstanbul’un dışıydı gitmek istediğim yer. Bir an gözümün önünde yol haritasını çizmiştim, önüme çıkan ilk kişiyi korkutup, ihtiyacım kadar para isteyip İstanbul dışına çıkacaktım. Baktım karşımda bir gar görevlisi, şansına küssün dedim. Sandığımın gizli bölmesinden dede yadigarı çakıyı çıkardım, kibarca bozukluklarını istedim. Önce biraz düşündü, yüzüme gülümsüyordu. Elini cebine attı bir deste içinden özenle onluk buldu, verdi. Onluğu alınca tekrar göz göze geldik. Kötü bir niyetim yoktu aslında. İhtiyacım kadar olanın peşindeydim, yoksa adamın bütün parasından bana ne? Çok merhametli biri olacak ki cebindeki diğer paralarını da nazikçe bana uzattı. Ben de paraları alıp ilk trene bindim…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanın Ucunda

Arabalarım ve Hurdalarım

Martin