Kederli, Mağrur, Alıngan, Taçlı Kral ve Huzuruna Tekrar Çıkan Acıların Kadını Prensesin Kısa Hikayesi
3- Yeni Kitap Geliyor ve Prenses Dönü...
Konuk Kahramanlar:
Stephen Hawking Bilim Düşmanı Yobaz Dinci
ve Araştırma Geliştirme Uzmanı İsa
The Christ
Çalıların arasından yağmur suyuna karışan kan; biraz fazla koyu… Belli ki A
grubu değil. Bundan 45yıl sonra kan testi çıktığında fark edilecek ki B veya 0
grubu da değil. AB? Hiç alakası yok, biz kendimize yeteriz. Bu kan besbelli
çalıların arasında dolaşan bir yılana ait. Bu yılan ki, yağmurda saklanacak
sıcak bir oyuk bulamayıp, prensesin miskini diliyle fark ettikten sonra, vücut ısısında bu soğuk havayı atlatabilir diye düşünmüş. Bununla birlikte
yılanların sağ lobları çok gelişkin olmadığından, öldürünce ısının
kaybolacağını göz ardı ederek büyük bir hataya kalkışmak üzereyken. Kralın
finansçısının zalim, amansız, sivri ve ucu paslı okunun kurbanı olmuş, oracıkta
kertenkeleden kopmuş kuyruk gibi kıvranmaya başlamış. Bu görüntünün prenses
üzerindeki etkisi kuşkusuz kuvvetli bir çığlıkla açıklanabilir. Oradan
oynayarak uzaklaşan kurt ve kırmızı kapüşonlu kız bu çığlığı duydu ama
umursamadılar. Zaten birinin yardıma ihtiyacı olsa, kız başına minik evcil hayvanı
ile nasıl yardım edecekti ki?
Prenses çığlığının yankısının aksi yönünde, yılandan, kurttan, minik kızdan
uzaklaşarak, farkında olmadan belki de içgüdüsel olarak kralın sarayına doğru
koşuyordu. Koşarken oğlak deri ceketli genç, kralın finansçısının yanından
geçti. Finansçı dinen yağmurun ardından gözlüklerini silmekle meşguldü.
Prensesi fark etmedi. Gözlüklerini taktığında ise, prensesi uzaktan; parası
olan bir lordu cilveleri ile kendine aşık edip, memnun etme vaatleri ile ormana
getiren, soyunduklarında da üzerindeki bütün altını alıp kaçan, hatta bazen
kaçmadan lordun nazik bıçak görmemiş boynunu hançeriyle naziklikten çıkaran
çingene kızlarından zannetti. Finans sorumluluğu gerekçesiyle genelde hep bir
kese altını olurdu yanında. Bu halkça bilindiğinden başına çoğu defa gelmiş bir
hadiseydi ve akıllanmıyordu da.
Prenses öyle korkmuştu ki, kraliyet bayrağını uzaktan gördüğünde geri adım
atmadı. Yaşadığı bu kadar hezeyan yetmişti ona. Bir an önce sarayına dönüp,
sıcak su dolu fıçıda sefa yapmak, boynundan aşağıya dökülen sıcak sulara,
dadısının boyun masajını eklemek, uşakları onu kuruladıktan sonra, o çok
sevdiği pembe, tavşan kulaklı(Babasının avlarından yapılmış) terliğini giymek
istiyordu. Kuşkusuz ki annesini de çok özlemişti, onun odasında dolaşmak istiyor, üstelik birlikte çizilmiş resimlerine bakarken gözyaşlarını tutabildiği görülmemişti.
Gerçi ağlamasa da görünmeyecekti, çünkü annesinin kilitli odasına gizli
koridorlardan geçip, bir duvar saatinin arkasındaki geçitten geçiyordu. Bu
geçidin buradan geçtiği bilgisi annesinden ona miras kalmıştı. Babası dahi
bilmiyordu. Zaten babasıyla evlilik yüzünden kavga ettiğinde gene bu geçitten
annesinin odasına geçip, ilk üç gün burada saklanmış. Bütün muhafızlar onu
aramaya çıktığında sarayı terk edip öyle kaçmıştı.
Bu esnada Kral danışma konseyinde, konseyin en sözü geçerli üyesi Din
İşleri başkanı Stephen ve Araştırma Geliştirme İşleri başkanı İsa ile mühim bir
konuyu tartışıyordu. Mevcut inançların yetersiz olduğunu düşünen İsa yeni bir
kitap üzerinde çalışıyor, inançların bir kitapta listelenerek herkes tarafından
ortak bir şekilde takip edilmesini istiyordu. Kitaba göre tabi ki tanrı kral
olacaktı. Kurallar mantıklı bilim gerekçelerine göre belirlenecek, bu çerçevede
vergi oranları bile bu kitaba girebilecekti. Hatta konseyin diğer üyelerinden
gelen geri bildirimlere göre inci ticaretinin ahlaki unsurlarını da bu kitaba
yazmak çok elzem bir durumdu. Hatta kitabı bu şekilde dağıtmaya başlarlarsa
kuşkusuz en hızlı şekli bu olacaktı. Bu sebeple adını da İnci’li bir şey koymak
gerekiyordu. Kitapta herkes Krala şükredecek, onun için dua edecekti. Böylece
çok tanrılı dönem de bitecek. Tek tanrıya inanılacaktı. Stephen ise böyle bir
saçmalığın olamayacağını, devlet işlerinin din işlerine karışmaya yetkisi
olmadığını söylüyordu. Siz bırakın o benim işim diyordu. Din hakkında konuşmak
çok tehlikelidir, din zamanla her konuyu içine çeken siyah bir kuyu gibidir ve
içi dolduğunda da patlayıp herkese zarar verebilir. Siz inci kitabınızı yazın,
din kitabını bırakın ben yazayım diyordu. Tartışmalar bitecek gibi değildi. İsa
oradan çıkışıyordu, Kara kuyu tanımı ona çok saçma gelmişti, o ne o öyle?
İnsanları aydınlatmamız lazım, kara kuyularla, deliklerle anlatılmaz bu tip şeyler.
Biraz bilim mucizesi eklememiz lazım. Biraz da konuyla ilgili geçmişte yaşanmış
ve gelecekte yaşanacak hikayeler de uydurduk mu bu iş tamamdır. Hatta şu aralar
üzerinde çalıştığı bir projeden bahsediyordu; Kıtlık zamanı halkın yediği
yemeği azaltmak için “Orçun” diye bir yenilikti bu. “Orçun”’a üye olan halk,
kralın verdiklerine şükrederek %25 ekstra sevap işliyor ve bu üyelik sayesinde
sadece %15 daha fazla vergi ödüyordu. İstenirse üyelik ücreti 11ayda
ödenebileceği gibi peşin ödemelerde ekstra sevap miktarı %35 oluyordu.
Krallık böyle mühim işlerle meşgulken, kraliyet borazanı çalındı birden.
Kral dahil herkes şaştı kaldı… Krallıktan kimse gelemeyeceğine göre başka bir
kral mıydı gelen?
Kapıda prenses belirdi, köpek balıklı adalardan kurtarılmış, yağmurlu
havada öfkeli bir kurt ile burun buruna gelmiş, kör bir okla ölmek üzereyken
aniden onu öldürmek isteyen bir yılan tarafından hayatı kurtulmuştu. Drama
Prenses’inin baş edemeyeceği büyüklükte olaylardı bunlar. Babasına sarılmak
için koşarken, kıyafetlerinden ve ifadesinden başına neler geldiğini tahmin
etmek çok da zor değildi. İsa konuya bilimsel yaklaşarak “Kesin tecavüz!” dedi.
Stephen aynı fikirde değildi -ona göre tuzlu sudan çekmiş kıyafetlerinin
üzerinde, muhtemelen yeşil kanı üzerine sıçrayan bir sürüngen ölmüş yanında,
haliyle çok önemli bir şey olmuş olamaz. Prenses işte eline iğne batsa, dünyası
yıkılacağını zannediyor.
Prenses sakinleşirken ve mutlu saray yaşantısına dönerken, çook uzaklarda
ıssız adada sudan bir el çıkıyor. Bu el, işte bu el o şehla kahramana ait.
Prensesin hayatını kurtarmak pahasına kendisini feda eden şövalye. Nihayet adaya
çıkabiliyor. Aşağıda çok çetin bir savaş oldu. Köpek balıkları ile mücadele
ederken artık kendi yaşamının daha önemli olduğunu anladı ve daha güçlü
savaşmaya başladı. Bu sayede köpek balıklarının elinden kurtulmayı başardı.
Kahraman şöyle bir adayı dolaşınca önce Migros poşetini buldu. Hala uçmamış, dalgalara direniyordu. Sonra adanın toprağının oldukça verimli olduğunu fark
etti, biraz ekin ekti. Birkaç gün geçmeden ilk mahsullerini almaya başladı. Kendine
bir ev yaptı, çevreden uçan kuşları evcilleştirip, etleri ve yumurtaları için
onları beslemeye başladı. Her sabah bıldırcın yumurtası yiyordu, gece
ıslatmaları da sona ermişti. Kuşlarından biriyle Kralın Gözlüklü Finansçısına
haber gönderdi. Finansçı onu almaya tekneyle gelmiş de olsa, o finansçıyla
dönmedi. Bundan böyle her hafta sonu beraber mangal yapıp, yiyip, içip güldüler…
1.Bölüm - Issız Adada Mahsur Kalmış Güzel Prenses ve Beyaz Atlı Yüzen-Koşan-Şehla Adamın Kısa Hikayesi
Yorumlar