Anlamak

Anlamak! Ne kadar zor bir kelime! Lafta kolay, icraatta zor. Tabi ki gelin icraata bakalım. Ya da siz durun ben bakayım anlatabilirim belki size. Tabi anlarsanız!
Anlamak: eski Yunanca kökü Inlıozbiz’den gelen, antik Mısır’da kralların taç giyme törenlerinden hemen sonra, taze yağmış yağmur sularının biriktirilip, gümüş tepsilerde dinlendirilip, daha sonra özel kaşıklarla, altın bir imbiğe aktarılıp, kralların taharet yaptıkları suya denmez. Umarım denmiyordur. Temeli dinlemekten oluşan, dinledikçe ya da izledikçe özümseyip anlatanın hissettiğini hissettiğiniz durum ya da özümseyemeyip üzerine kaçak kat çıkabileceğiniz yapıdır. Dünyada anlayışın düşük olduğu yerlerde bu eksiği kapatmak için insanlar egolarını kullanmaktadır. Toplumlar da egolarını etrafa saçmak için yüksek katlı yapılar yapar. Misal Avrupa’da en çok gökdelen Türkiye’de var(Boyu 70metreden yüksek 417bina varmış). Tabi ki Dubai, Amerika bizden önde bu konuda, haliyle bizim de acilen onlarınkinden büyük yapılar yapmamız şart, hatta milli görev. Çünkü bir tarafta en büyük alışveriş merkezi, en uzun gökdelen, en büyük adalet sarayı varken öbür tarafta en çocuk gelinler, en yaşlı tecavüzcüler, en katil, en terör gibi unvanlarımızı bu yaptığımız yapıların gölgesinde tutabileceğimiz anlayışı var. Buradan anlıyoruz ki aslında anlayış yok. En büyük… diye başlayan konularda aklıma sadece gereksiz büyüklükler ve maliyetler geliyor. Bu durum erkekler için, kullandığı arabanın görünümde 2 veya daha fazla egzoz borusunun olması, buna karşın sadece bir egzozundan duman çıkmasına benzetilebilir. İşlevsellik arka planda. Tee bak orada! Ya da çok yakışıklı, süper fiziğe sahip fakat ter önleyicinin ne işe yaradığını anlayamamış, ter kokan erkek de güzel örnektir ki, bayanlar için kurumuş makyaj temizleme mendiline benzetilebilir. Kalitesi, markası ne olursa olsun kullanışsızdır. Kullanırsan bütün cildin kızarır. Kullanmadığında paketinde iyi gibi görünür. Hatta kullanana kadar kaliteli zannedersin.
Ne diyordum? Ne mutlu Türkiyeli’yim diyene! Anladınız mı neden Türkiyeli'yiz? Nüfus cüzdanımızda neden o bayrak var? Neden bu dili konuşuyoruz? Bütün bunlar bir anlamanın sonucu. Türk doğduğunda matah bir varlık olarak doğmuyorsun, yaşamını şekillendirmen seni matah yapıyor ya da hayat sana nah yapıyor. Düzgün Türkler gibi yaşadığında Türklüğün ile övünebiliyorsun, kaybedensen, milliyetin yok, hatta başkalarına göre göçmen, belki de alevisindir. Hayat gösterişten, egodan ibaret. Ne için yaşadığımızı unutarak 5 egzozlu araba alalım, gökdelenler dikelim. En! Eeenn biz olalım. Mesela “En” ne olmalıydık? En başta mutlu olmalıydık. Sonra tarımı en kuvvetli ülke olalım, tarımda kendimize yetelim, doğal kaynaklarımızı düzgün kullanalım, dış kaynaklara bağlı olmayalım -doğalgaz fiyatını Rusya artıracak mı, Güneydoğudaki boru hattına teröristler sondaj mı yapacak, düşünmeyelim. Düşünelim, düşünelim de çare düşünelim, çakallık değil. Her söylenene inanmayalım, başkalarının çaldığı minarelere kendileri kılıf hazırlayamazken bizler “hayır yapacaktır “demeyelim. Eleştirmeden önce düşünelim. Karın o senin hayvan! Seni sevmiş evlenmiş, neyini kıskanıyorsun, güven azıcık! O da senin kocan, yapmak isterse kim kimi tutabilmiş, hem evlenmek o kadar kolay mı bu devirde? Adam neleri göze almış. Kafasındaki saçlara hiç baktın mı? Düğün fotoğraflarınıza bak, renk ve miktar aynı haldeyse, evleneli 1 yıl olmamış demektir.
Hal böyle içler karasıyken, bir de biz birbirimizin hayatını, anlamayarak daha boktan hale getirmeye çalışıyoruz, tam oluyor. Yüksek egolu tabiatımız başkalarının yaşamlarına müdürlük etmeye zorluyor bizi. Kendimizi hayali bir firmada başka insanların ruhunu yöneten genel müdürler zannediyoruz. Aslında egomuzu bile yönetemiyorken, başkasını yönetebileceğimizi düşünmek tabi ki komik. Benim dediğim olacak kavgası yüzünden neyi, niçin yaptığımızı unutuyoruz. İçteki güzelliği unutuyoruz, halbuki onu gördükten sonra güzel gözlere,  kilosuz bir vücuda ihtiyacı yok sevilenin. Çünkü bu bizim ırk, içgüdüleriyle beden değil, ruh sever. Bundandır dış güzelliğin geçici olması.
Anlayışa örnek; Selülit bilinenin aksine kadınlardan çok erkeklerin korkulu rüyasıdır. Selülitli bedenle iletişime giren kim? Ya da şöyle düşünün bozuk ürün almak, ürün için mi sorundur,  tüketici için mi? Biz erkekler tüketiciyiz. Aslında insan olarak tüketiciyiz, hem de en dibine kadar. Alayını tüketiyoruz.
Geçmişte zehirli elmayı yanlışlıkla yere düşürenler bugün prens olmalarıyla övünmektedir. Elimizdekilerin farkında değiliz, en ufak duyguları sevgililiğe çeviriyoruz, en ufak anlaşmazlıkları ayrılığa. En kötüsü de o elma prensi, gelip duyguları kılıçla kesebileceğini düşünüyor. Kılıçla duygu seli kesilebilir mi?
Özetle kadın-erkek ilişkileridir, politikadır, çok farkı yok. Bunlar hep hayattaki kaldırım taşlarımız. Politika yaparken çok şerefsiz olup, gerçek hayatlarında şerefli mi olan var mı? Aslında bugün gördüklerimiz, gerçek hayatları şerefsizlik üzerine kurulu olduğu için, politikada iyiler(iyi?).
Ölümler üzüyor, bunun faili, sebebi önemli tabi ki ama öncelikle insan ölümü olması insanlık suçu. Kim olursa olsun, bizler herhangi bir fikir, inanış veya ayrım için başka birini öldürecek yetkiye, hakka sahip değiliz. Buna inanan herkes kandırılmıştır. Adı terör olsun, yürüyüş olsun, bir devletin,  Türkiye’nin yapabileceği en aşırı tepki, ömür boyu hapistir.

Hey Prens/Kral Efendi! Senden başka hayatlar da var farkında mısın?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanın Ucunda

Arabalarım ve Hurdalarım

Martin